top of page

Toplum Ve Haz

  • Aykut Cemil Karataş
  • 7 Haz
  • 6 dakikada okunur


Haz, Onaylanma ve Kendilik:


İnsan psikolojisini anlamaya çalışırken karşımıza çıkan temel kavramlardan biri hazdır. Haz çoğu zaman yüzeysel bir biçimde mutluluk, keyif veya zevk almakla eş tutulsa da psikolojik açıdan çok daha derin bir anlam taşır. Haz, yalnızca hoş duygular yaşamak değil; aynı zamanda ihtiyaçların karşılanması, güvenliğin sağlanması ve kişinin varoluşunun onaylanmasıyla ilişkili temel bir deneyimdir.

Yaşamın ilk dönemlerine bakıldığında bu durum daha net görülebilir. İnsan yavrusu diğer birçok canlıya kıyasla oldukça çaresiz doğar. Beslenme, korunma ve duygusal düzenlenme gibi temel ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamaz. Bu nedenle bakım veren figüre mutlak bir bağımlılık içerisindedir. Açlık, yalnızlık veya korunmasızlık bebek açısından yalnızca rahatsızlık verici deneyimler değil, aynı zamanda varoluşsal tehditlerdir.

Psikanalitik kuramın kurucusu olan Freud, insan davranışlarının önemli bir kısmını haz ilkesine dayandırmıştır. Buna göre organizma gerilim yaratan durumları azaltmaya ve haz veren durumları sürdürmeye yönelir. Ancak modern psikoloji ve nesne ilişkileri kuramları bize haz arayışının yalnızca biyolojik ihtiyaçların karşılanmasından ibaret olmadığını göstermiştir.

Bir bebeğin yalnızca doyurulmaya değil, görülmeye de ihtiyacı vardır.

Özellikle Donald Winnicott ve Heinz Kohut'un çalışmaları, bakım veren kişinin çocuğun duygusal dünyasını yansıtmasının ve anlamlandırmasının sağlıklı bir kendilik gelişimi için kritik olduğunu ortaya koymuştur. Çocuk yalnızca fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasıyla büyümez; aynı zamanda duygularının tanınması ve kabul edilmesiyle psikolojik bir bütünlük geliştirir.

Bu nedenle çocukluk döneminde alınan mesajlar büyük önem taşır. "Üzülme", "Abartıyorsun", "Korkacak bir şey yok", "Öfkelenme" gibi ifadeler çoğu zaman iyi niyetli görünse de çocuğun iç dünyasında farklı anlamlar oluşturabilir. Çocuk zamanla yalnızca duygularını bastırmayı öğrenmez; aynı zamanda bazı parçalarının kabul edilmediğine inanmaya başlar.

Bu noktada kişi için temel sorun artık yaşadığı duygu değil, o duyguyu yaşayan benlik hâline gelir.

Kendilik psikolojisinin bakış açısından değerlendirildiğinde, yeterince aynalanmayan bireylerde kronik bir eksiklik hissi ortaya çıkabilir. Kişi sürekli olarak dışarıdan gelecek onayla kendisini tamamlamaya çalışır. Başarı, statü, romantik ilişkiler ya da sosyal kabul bu eksikliği gidermenin araçları hâline gelir. Ancak sorun çoğu zaman dış dünyada değil, iç dünyada olduğu için elde edilen doyum kalıcı olmaz.

Bu durum yetişkinlikte farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Bazı bireyler kusursuzluk arayışına saplanırken bazıları ilişkilerde yoğun bağımlılık geliştirebilir. Bazıları ise sürekli daha büyük hedeflerin peşinden koşar. Ortak nokta, kişinin ulaşmaya çalıştığı şeyin çoğu zaman nesnenin kendisi değil, nesnenin temsil ettiği duygusal tatmindir.

Aslında aranan şey çoğu zaman başarı değil yeterlilik hissi, ilişki değil kabul edilme duygusu, güç değil güvenlik hissidir.

Ancak çocukluk döneminde yaşanan duygusal yoksunluk uzun süre devam ettiğinde bireyin haz kapasitesi de etkilenebilir. Klinik psikolojide anhedoni olarak adlandırılan durum, kişinin normal koşullarda keyif alabileceği deneyimlerden haz duyamaması şeklinde tanımlanır. Depresyonun önemli belirtilerinden biri olan bu durum, yalnızca bir mutsuzluk hâli değildir. Daha derinde, kişinin yaşamla kurduğu ilişkinin zayıflaması anlamına gelir.

Sanki zihin, uzun süre karşılanmamış ihtiyaçların ardından ödül sistemlerine karşı duyarsızlaşmış gibidir.

Bunun sonucunda birey üretkenliğini kaybedebilir, ilişkilerden uzaklaşabilir ve kendi değerine ilişkin olumsuz inançlar geliştirebilir. Daha da önemlisi, haz almaya yönelik girişimlerini bilinçdışı düzeyde sabote etmeye başlayabilir. Çünkü bazı insanlar için mutluluk yabancı bir deneyimdir. Tanıdık olan şey huzur değil, eksikliktir.

Bu nedenle ruhsal iyileşme yalnızca semptomların ortadan kaldırılması değildir. Aynı zamanda kişinin kendi duygularıyla yeniden temas kurabilmesi, ihtiyaçlarını fark edebilmesi ve onları meşru görebilmesi anlamına gelir. Psikoterapinin temel işlevlerinden biri de budur: Kişinin yıllar boyunca reddettiği veya bastırdığı parçalarıyla yeniden ilişki kurmasına yardımcı olmak.

Sonuç olarak insan yaşamının merkezinde yalnızca haz arayışı değil, kabul edilme arzusu bulunur. Çünkü kabul edilmek, insanın kendi varlığını güvenli bir şekilde deneyimleyebilmesinin ön koşullarından biridir. Belki de yaşam boyunca sürdürdüğümüz bütün çabalar; sevilmek, anlaşılmak ve olduğumuz kişi olarak var olabilmek için verdiğimiz farklı mücadelelerden ibarettir.

Ve çoğu zaman iyileşme, yeni bir benlik inşa etmekten çok, uzun yıllardır sessiz kalan o parçanın sonunda duyulmasına izin vermektir.


Cinsellik, Haz ve Ataerkilliğin Görünmeyen Maliyeti

Haz duygusunun yetişkinlikteki en önemli yansımalarından biri kuşkusuz cinselliktir. Çünkü cinsellik yalnızca biyolojik bir dürtü değil; kişinin bedeniyle kurduğu ilişkinin, kendilik algısının, özgürlük hissinin ve duygusal yakınlık kapasitesinin de önemli bir parçasıdır.

Ancak ne yazık ki her birey cinselliği aynı özgürlük içerisinde deneyimleyemez.

Özellikle kadınların yoğun toplumsal baskılar altında yetiştirildiği, kadın bedeninin sürekli denetlendiği ve kadın cinselliğinin ayıp, günah veya tehlikeli olarak görüldüğü toplumlarda bu durum çok daha belirgin hâle gelir. Bu tür kültürel yapılarda birçok kadın, toplum tarafından onaylanan ve meşru kabul edilen evlilik ilişkileri içerisinde bile cinsel haz deneyimlemekte zorlanabilmektedir.

Çünkü haz yalnızca fiziksel bir süreç değildir. Haz alabilmek için kişinin bedenine yabancılaşmamış olması, kendisini suçlu hissetmemesi ve arzularını meşru görebilmesi gerekir. Çocukluğundan itibaren kendi bedeni nedeniyle utanmaya zorlanan, sürekli denetlenen veya cinselliğin tehlikeli bir alan olarak öğretildiği bir bireyin yetişkinlikte özgür bir cinsel yaşam kurabilmesi kolay değildir.

Baskılanan her ihtiyaç gibi cinsel ihtiyaçlar da yok olmaz; yalnızca farklı biçimlerde ortaya çıkar.

Bu nedenle kişinin kendi bedeninden uzaklaşması, arzularından utanması veya haz alma kapasitesini kaybetmesi yalnızca bireysel bir sorun değildir. Bu durum zamanla depresif belirtilere, öfkeye, kronik mutsuzluğa ve kişilerarası ilişkilerde çeşitli zorluklara yol açabilir. Daha da önemlisi, yaşanan bu baskılar kuşaktan kuşağa aktarılabilir.

Bazen kişi, çocukluğunda maruz kaldığı davranışları eleştirmek yerine farkında olmadan yeniden üretmeye başlar.

Bu durumun toplumsal sonuçları oldukça ağırdır. Çocuklar henüz çok küçük yaşlarda bedenlerinden utanmayı öğrenebilirler. Kadın olmanın veya kız çocuğu olarak dünyaya gelmenin daha baştan birtakım kısıtlamalar getirdiği fikri, birçok bireyin zihnine erken yaşlarda yerleşebilir.

Yazar Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur ve diğer eserlerinde çocukluk deneyimlerini anlatırken küçük gibi görünen bazı davranışların çocuk ruhunda ne kadar derin izler bırakabileceğini etkileyici biçimde aktarır. Bir çocuğun kıyafeti nedeniyle utandırılması, bedeninin sürekli yorumlanması veya yalnızca cinsiyeti nedeniyle farklı muamele görmesi çoğu zaman masum görünen ancak uzun vadede önemli sonuçlar doğurabilen deneyimlerdir.

Aslında mesele yalnızca kadınların özgürlüğü değildir. Bir kadının kendi bedenini sevmesi, kendi sınırlarını koruyabilmesi ve haz duygusunu suçluluk yaşamadan deneyimleyebilmesi; aynı zamanda çocuklarını koruyabilmesi, haklarını savunabilmesi ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesiyle de ilişkilidir.

Çocuk gelişimi açısından bakıldığında anne figürü çoğu zaman sevgi, güven ve sınır kavramlarının ilk öğrenildiği kişidir. Bu nedenle kendisini değersiz hissetmeyen, sınırlarını koruyabilen ve yaşamdan keyif alabilen kadınların yetiştirdiği çocuklar da genellikle daha güçlü bir özsaygı geliştirebilmektedir.

Bu durum yalnızca kız çocukları için değil, erkek çocukları için de geçerlidir.

Çünkü sevgi, dürüstlük, empati ve başkalarının sınırlarına saygı duymak gibi temel değerler ilk olarak aile içerisinde öğrenilir.

Bunun karşısında ise daha karanlık bir gerçek bulunmaktadır. Çocukluk döneminde yaşanan istismar ve taciz vakalarının önemli bir kısmı uzun süre gizli kalabilmektedir. Özellikle kız çocukları, yaşadıkları olayların sorumlusu olmadıkları hâlde suçluluk hissedebilmekte; ailelerinin üzülmesinden korkarak sessiz kalabilmekte veya kendilerine inanılmayacağını düşünebilmektedir.

Bu nedenle güvenli aile ilişkileri ve yargılamayan bir toplumsal ortam yalnızca bir konfor alanı değil, aynı zamanda çocukları koruyan önemli bir güvenlik mekanizmasıdır.

Toplumsal değişim çoğu zaman büyük sloganlarla değil, gündelik hayattaki küçük davranışlarla başlar. Bir çocuğun bedenine saygı göstermek, onu utandırmamak, sınırlarına değer vermek ve duygularını ciddiye almak gelecekte çok daha sağlıklı bireylerin yetişmesine katkı sağlar.

Ataerkillik ve Kırılgan Güç

Bu noktada üzerinde durulması gereken en önemli yapılardan biri ataerkilliktir.

Ataerkillik yalnızca erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu bir tahakküm sistemi değildir; aynı zamanda kadınların da zaman zaman istemeden yeniden ürettiği kültürel bir düzen hâline gelebilir. Belki de bunun en üzücü tarafı budur. Çünkü bazen insanlar kendilerine zarar veren sistemleri sorgulamak yerine onların bir parçası hâline gelerek yaşamayı öğrenirler.

Çocuklar dünyaya belirli bir adalet duygusuyla gelirler. Kardeşleri arasında yapılan ayrımları, haksızlıkları ve eşitsizlikleri fark ederler. Başlangıçta bu durum onlarda üzüntü ve şaşkınlık yaratır. Ancak zamanla bu davranışlar normalleştirildiğinde, çocuk da bu düzenin kurallarını öğrenmeye başlar.

Bir erkek çocuğu sürekli olarak kız olmanın aşağılayıcı bir şey olduğu mesajını alıyorsa, zamanla bunu içselleştirebilir. "Kız gibi ağlama", "Erkek adam böyle yapmaz" veya "Kız gibi davranıyorsun" gibi ifadeler yalnızca kadınları değersizleştirmez; aynı zamanda erkeklerin de duygusal dünyasını daraltır.

Böylece ortaya çoğu zaman kırılgan bir erkeklik anlayışı çıkar.

Kendisinden sürekli güçlü olması beklenen, duygularını ifade etmesine izin verilmeyen ve değerini üstünlük kurmak üzerinden tanımlayan bireyler, ilişkilerinde daha fazla kontrol ihtiyacı hissedebilirler. Bu kontrol isteğinin altında ise çoğu zaman terk edilme korkusu, yetersizlik hissi veya değersizlik kaygısı bulunur.

Hak edilmeden verilen her güç kırılgandır.

Bu nedenle ataerkil yapı yalnızca kadınlara zarar vermez; erkekleri de kendi duygularından uzaklaştırır ve sağlıklı ilişkiler kurmalarını zorlaştırır.

Kadın cinayetlerinden namus anlayışına, kan davalarından cinselliğin baskılanmasına kadar birçok toplumsal sorunun arkasında bu zihniyetin izlerini görmek mümkündür. Daha gündelik düzeyde ise eşitliğin olmadığı ilişkiler, duygusal yakınlığın kurulamaması ve karşılıklı saygının eksikliği olarak karşımıza çıkar.

Bu nedenle toplumsal dönüşüm yalnızca yasalarla değil, kültürel farkındalıkla da mümkündür. Kadınların kamusal yaşamda daha görünür olması, haklarını savunabilmesi ve sınırlarını koruyabilmesi bu dönüşümün önemli parçalarındandır.

Ancak değişim en küçük cümlelerde başlar.

Bir çocuğa söylenen küçümseyici bir söz, ileride kuracağı dünyayı etkileyebilir. Bu yüzden kullandığımız dile, davranışlarımıza ve çocuklara aktardığımız mesajlara dikkat etmek gerekir.

Daha adil, daha özgür ve daha sağlıklı bir toplum kurmanın yolu; kadınların ve erkeklerin birbirine üstün olmadığı, yalnızca eşit derecede insan olduğu fikrini içselleştirebilmekten geçiyor.

Saygı ve sevgiyle.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page